Bu site Kubilay Gündüz’e ait; tanıtım, paylaşım ve görsel kişisel web sitesidir.
Kişisel içerikler telif haklarınca korunmakta olup izinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanımı yasaktır.

 

  +49 174 2195297
  bilgi@kubilaygunduz.com
  kubilaygunduz@outlook.com
   Frankfurt / Almanya

Ayşegül Yeşildağlar

Bir Göçmenin Hayat Hikayesi

Türkiye’de ve yurtdışında yaşayıp  bu siteye erişimi olan tüm vatandaşlarımızı sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Türkiye ölçütlerine göre artık torun bakmam gereken bir yaşta çok aktif bir çalışma yaşamında bulunduğum için  yurdum insanı tarafından adeta üstü kapalı bir şekilde eleştiriliyorum. Halen yaşamımı sürdürdüğüm ve emeklilik yaşını 75’e çıkarma eğiliminde olan ikinci ülkem İngiltere’de ise orta yaşlı olarak kabul görüyorum. Bana göre ise, hayatımın en olgun ve  dingin dilimini yaşadığım bu dönemde tecrübelerimi aktarmam istendiğinde, bu sitenin okuyucuları ile göçmenlik öykümü paylaşmamın anlamlı olabileceğini düşündüm.

Aslında hepimiz alacağımız doğru kararlar ile yaşamımızı istediğimiz gibi şekillendirmek ve kontrol edebilmek çabası içindeyiz haklı olarak; ancak yaşam çoğu kez kendi kurallarını dayatıyor, bizi hep şaşırtıyor ve herşeyi kontrol ettiğimizi zannettiğimiz anlarda karşımıza hesap edemediğimiz yeni durumları çıkarıyor. İnsan yaş aldıkça, sürekli olarak büyüklerden duyduğumuz ama anlamını bir türlü tam olarak kavrayamadığımız “yaşam bir imtihandır” sözünü anlamaya başlıyor.Yaşam, öngörülemeyen bir yolda ilerlemeye devam edebilme gücü sanırım. Yaşadığımız ülkedeki koşulların genel mutluluğumuza ve başarımıza etkileri olduğunu yadsımıyorum ama yaşadığımız yerin sanıldığı kadar belirleyici olmadığını, yaşama gücü veya sanatının daha içsel bir şey olduğunu düşünüyorum. Ben, tercihlerimi hep Türkiye’de kalmaktan yana yapsam da yaşam çizgim beni hep yurtdışına sürükledi. Kader denilen bu olsa gerek.

Türkiye’de o zamanki ismiyle Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümünden mezun olduğumda tüm hayalim çok sevdiğim İngilizce’yi öğretmek veya İngilizce kullanarak yapabileceğim bir meslek sahibi olmaktı. Bu nedenle,18 yaşında gittiğim daktilo kursunda herkes Türkçe F klavye öğrenirken ben olur da belki yabancı büyükelçiliklerde çalışırım düşüncesiyle Q klavye öğrenen tek kursiyerdim. Kursun üzerinden geçen neredeyse 10 yıllık bir süre sonunda bilgisayarlarla tanıştığımızda bütün bilgisayarların Q klavye olduğunu büyük bir sevinçle farketmiş ve 10 parmak yazma hızım ile herkesi şaşırtmıştım. Daha sonraları bir amirim “yeterki bir şey, öğren ve kuyuya at, gerisini düşünme; emin ol bir gün hiç beklemediğin bir anda işine yarar” dediğinde sadece biliyorum diye gülümsemiştim. İngiltere’de katıldığım ve “farklılık yaratmanın başarının anahtarlarından biri olarak vurgulandığı” bir seminerde ise yaptığımın aslında tanımlanmış bir strateji olduğunu farkedecektim.

Yüksek öğrenime başladığım yıl Gazi Eğitim Enstitüsü 4 yıllık bir okul olmuştu ancak daha sonra gelen hükümet eğitim süresini tekrar 3 yıla indirince, büyük hayal kırıklığı yaşamıştık. Yüksek öğretim sonrası eğitimime devam ederek master yapmak istiyordum; oysa bu hak elimizden alınmıştı. Haklı olarak boykota gittik, ancak idarenin bu boykottan hiç rahatsız olmadığını ve hatta bizim atılmamızdan memnuniyet bile duyabileceklerini farkettiğim an, devamsızlıktan kalma sınırında boykottan vazgeçerek okula devam ettim. Malum 70li yılların sonları öğrenci olaylarının had safhada olduğu çok zor ve ne yazık ki kanlı günlerdi. Çok çalışkan bir öğrenciydim ama başkaları ile yarışmayı hiç sevmiyordum. Sadece yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyordum. Performansımı beğenmediğimde kendi kendime “sana yakışmadı, bundan daha iyisini yapabilirdin” diye hayıflanıyordum. Hatta o sıralar zamanımızın meşhur şarkıcısı  Alpay bir televizyon programında “ben mükemmelliyetçiyim, bundan her şeyin en iyisini bildiğim ya da yaptığım anlaşılmasın, sadece kapasitemin en üst düzeyine ulaşmayı görev biliyorum” dediğinde kendisini biraz ukala bulsam da çok yakın hissetmiştim kendime birdenbire. Gazi’de çok idealist, Amerika’da devlet bursu ile yetişmiş çok değerli öğretmenlerle eğitim gördük ama bu yeterli değildi elbette. Nihayetinde Türkiye’de ders dışında İngilizce kullanma şansımız çok azdı. Bu nedenle sürekli İngiliz arkadaşlar ediniyor, hatta onları kolundan tutup eve getiriyor, yurtdışında olanları Türkiye’ye davet ediyor ve çok hoşgörülü olan ailemin engin sabrına sığınarak bazılarını günlerce evimizde ağırlıyordum. Bu arada fonetik derslerde bize öğretilenleri egzersiz yapmak üzere ayna karşısında dakikalarca kendi kendime konuştuğumu ve rahmetli annemin başını sallayarak “bizim kız deli mi akıllı mı anlamadım” diye kendi kendine söylendiğini hep gülümseyerek hatırlarım.

Gaziden birincilikle mezun olduğumu öğrenmek tatlı bir sürpriz olmuştu, zira dereceye girme gibi kaygılardan uzaktım. Bu derecem nedeniyle Hadiye Sayron Vakfından bir para ödülü kazandığım haberini aldığımda hem çok şaşırmış hem de çok mutlu olmuştum.Hemen elime çiçeklerimi alıp Gazi İngilizce Bölümünün kurucusu, İngiliz edebiyatçısı ve çevirmen Hadiye Hanım’ın evine koşup teşekkürlerimi sundum.

Gazi Eğitim Enstütüsünü bitirdiğim yıl Hacettepe Mezuniyet Sonrası Eğitim Fakültesinin sınavlarına girerek İngilizce Dil Bilimi ve Edebiyatı Bölümüne kabul edildim ve 1 yıl eksik okumanın telafisini bu bölüme 3 yıl devam ederek yaptım. Daha sonra İngiltere’de neredeyse bütün üniversitelerin ve yüksek okulların 3 yıl olduğunu öğrendiğimde, Gazi’de öğrendiklerimin Üniversitede üğrendiklerimden hiç de azımsanamayacak düzeyde olduğunu ve bize yaşatılan gereksiz zahmeti hatırlayıp hayıflanmıştım. Hacettepe’de İngilizce Bölümüne kabul edildiğim yıl Hacettepe Üniversitesi Hazırlık Bölümünde de okutmanlığa, ayrıca akşamları Türk İngiliz Kültür Derneğinde ders vermeye başlamıştım. Yaşamımım bundan sonraki kısmı hem okuyarak hem de çalışarak geçti. Brüksel’de Avrupa Birliği Daimi temsilciliğinde görev yaptığım sırada bunun AB sosyal politikalarında yaşam boyu öğrenme (lifelong learning) olarak isimlendirildiğini öğrenecektim.

Yurtdışına ilk çıkışımda 22 yaşımdaydım. TÜFEM isimli halk oyunları derneğinden bir öğrencim otobüsle İngiltere’de Sidmouth Folklor Festivaline gideceklerini ve benim mihmandarlık yapmamı teklif ettiğinde çok heyecanlandım ve hemen kabul ettim. Sanırım tedbirli ve ayakları yere basan görünümüme rağmen yeniliklere, keşfetmeye çok açık ve kendime bile itiraf etmekten çekindiğim maceracı bir yapım vardı ve yeni şeyleri denemede oldukça cesurdum. Bu yolculukta yaşadıklarımız başlıbaşına bir kitabın konusu olabilir; o nedenle ayrıntıya girmeyeceğim ama farklı kültürleri, ülkeleri, insanları, dinleri, gelenek ve görenekleri tanımanın insanı nasıl geliştirdiğini, zenginleştirdiğini, hoşgörüyü artırdığını ve olgunlaştırdığını sanırım bu gezide keşfettim. Unutamadığım bir anı bu festivalde tanıdığım Kanadalı bir arkadaşımın bizim gruptaki erkeklerin birbiriyle öpüşmesini görüp hepsini eşcinsel zannetmesi ve Türkiye’ye gelip hayretle durumun böyle olmadığını farketmesiydi.

Hacettepe’den sonra Ortadoğu Teknik Üniversitesi İngilizce Dil Eğitimi Bölümünde master programını tamamladım ve 8 yıl okutmanlıktan sonra Üniversiteden ayrılarak özel bir dil okulunun egitim müdürlüğünü yapmaya başladım. Bu görevdeyken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yurtdışına Ataşe yardımcısı göndermek üzere sınav açtığını duyarak bu sınavlara katıldım ve kazandım. Böylece yoğun olarak eğitim dünyasında geçen 11 yıldan sonra kariyerimde ciddi bir değişiklik yaparak bürokrasiye adım attım

İlk tayinim 1988 yılında Ataşe yardımcısı olarak Stockholm’e çıktı. O sıralarda İsveç’te ağırlıklı olarak  Türkiye’den politik nedenlerle göç etmiş ilticacı vatandaşlarımız vardı ve onların haklarını aramak için gönderildiğim konusunda ciddi kuşkuları bulunmaktaydı. Vatandaşlarla bir bilgilendirme toplantısı yapmak için girişimde bulunduğumda benim MİT ajanı olduğuma dair söylentiler çıkmıştı. Zamanla vatandaşlarımız samimiyetle görevime devam ettiğimi farkedip güven duymaya ve bilgilendirme toplantılarımıza gelmeye başladılar. Devlet ile arası açık olan vatandaşlarımızla diyalog kurulmasına bir nebze olsa da katkıda bulunmaktan büyük haz duymuştum. 1 yıl sonra İsveç’teki büromuzun kapanması sonucu Rotterdam Çalışma Ataşeliğine tayin edilmem ile bu çok ilginç ve güzel İsveç görevim sonuçlanmış oldu. Rotterdam’da görev yaparken kariyerimde yaptığım değişikliği eğitimimle de süslemem gerektiğini düşünerek Anadolu Üniversitesinin İşletme Bölümüne kaydımı yaptırdım ve daha sonra gittiğim ülkelerde bu eğitimi sürdürerek Brüksel tayinimde de tamamladım.

Hem İsveç hem de Hollanda çok kültürlülüğü benimseyen iki kuzey Avrupa ülkesi olmalarına rağmen kültürleri arasında önemli farklılıklar vardı. Bu noktada, Türkiye’nin genellikle mahrumiyet bölgelerinden, ciddi bir donanımı olmadan ve genellikle  zorunlu nedenlerle Batı Avrupa’ya göçen vatandaşlarımızın, uyum sorunları nedeniyle her ne kadar biz ayrıcalıklı ve donanımlı Türkler tarafından zaman zaman eleştirilseler de, aslında ne kadar mucizevi işler yaptıklarını farkettim. Tüm dezavantajlarına rağmen bulundukları ülkelerde ayakta kalmayı, hatta müteşebbis bir ruhla iş sahibi olmayı başarmışlardı. Yurtışındaki vatandaşlarımızın çektikleri çilelere rağmen ayakta kalma güçleri beni çok etkilemişti. Bunu izleyen yurtdışı görevlerimde de vatandaşlarımıza sabır ve şefkatle yaklaşarak yardımcı olmayı ve onların hakları için mücadele etmeyi ilke edindim.

İsveç’te iken kendimi adeta Mars’ta gibi hissetmiştim. Çocuklara okulda ilk öğretilen şey kendilerine karşı kötü muamele eden aile bireylerini bildirmeleriydi. Bu durumda yetkilileri arayabilecekleri bir telefon numarası da verilen çocuklar sırasında ailelerini “bana bağırırsan ve döversen telefon ederim haa” diye tehdit ediyorlardı. Yanlış davranışları nedeniyle çocukları elinden alındığı için Ataşeliğimize başvuran vatandaşlarımıza çaresizce yardımcı olmaya çalıştığımı hatırlıyorum. İsveç, görme engelli vatandaşlar düşünülerek trafik ışıklarına sesli sinyallerin eşlik ettiği, kişiye özel hayatıyla ilgili sorular sormanın dünyanın en ayıp şeyi olarak değerlendirildiği, sözün senet olarak kabul edildiği, psikolojik sorunları olan kişilerin toplum içinde tedavi edilmesinin benimsendiği ve  bu durumun herkesçe çok doğal kabul gördüğü, özel dükkanlar dışında içki alma yasak olmakla birlikte içki tüketiminin çok yüksek olduğu ve insanların sadece içki içebilmek için büyük ve görkemli gemilerden hiç inmeden Danimarka ve Finlandiya’ya seyahat ettiği, dükkanların aksamüstü kapandığı ve bu yüzden kimi zaman aç kaldığım çok farklı bir ülkeydi o zamanlar. 5 yaşında olan yeğenim ile birlikte beni ziyarete gelen anneme ve babama, kontrollü ve dikkatli olmaları konusunda uzun konferanslar verdiğimi hatırlıyorum. İsveç’e 10 yıl  sonra bir proje toplantısı nedeniyle gittiğimde artık Avrupa Birliği içinde yerini almış olan bu ülkenin giderek ne denli diğer Avrupa ülkelerine benzediğini, ve globalleşmenin farklılıkları nasıl da büyük bir hızla ortadan kaldırdığını farketmiştim. Yıllar önce kendimi başka bir gezegendeymiş gibi hissettiğim bu ülkede herşey çok bildik ve tanıdık gelmişti.

Genellikle ciddi ve mesafeli İsveç kültüründen sonra gittiğim Rotterdam’daki ilk günümde, bilet alırken “ücreti ne kadar” diye sorduğumda gişedeki görevlinin “just a smile” (sadece bir gülümseme) diye verdiği cevabı ilk seferde algılamayıp tekrarlattığımda, görevlinin, İsveç’te bir yıl yaşamanın verdiği soğuk ve ciddi ifademle dalga geçtiğini anlayarak muzip ve sıcak Hollanda kültürü ile tanışmıştım. Birden bire kısacık bir yıl içinde İsveç’in beni de değiştirdiğini farkedip Türkiye’ye yaklaştıkça yavaş yavaş aslıma döneceğim galiba diye düşünmüştüm. Hollanda’dadaki deneyim ve gözlemlerim, ev sahibi ülkelerin, göçmenleri ne denli şekillendirdiğine olan inancımı pekiştirdi. Örneğin, Hollanda’daki çocukların, aileleri muhafazakar bile olsa, genellikle daha hoşgörülü ve liberal bir tarzda yetiştiğini ve bulundukları topluma daha kolay uyum sağladıklarını, daha sonra görev yaptığım Belçika’da yetişenlerin ise daha muhafazakar bir yapıda olduklarını farkettim. Hatta Brüksel’de yaptığımız ve tüm Avrupa ülkelerinden vatandaşlarımızın davet edildiği bir toplantıda kimin hangi ülkeden geldiğini anlamam hiç de zor olmamıştı. Gençlerimizin saç kesimlerinden ve giyim tarzından bile hangi ülkeden geldiklerini kestirmek hemen mümkün oluyordu.

Hollanda’da görev yaparken, İsveç’e tayin edilmeden önce tanıştığım, İstanbul’da doktor olarak ihtisasını yapan erkek arkadaşım birkaç günlüğüne izin alarak geldi. Hollanda’da Konsoloslukta evlendik ve hemen akabinde geri döndü. İhtisas bitiminde ise hizmet kurasını çekerek Doğu Bayazıt’a tayin edildi. Hollanda’da kendisine bir üst ihtisas ayarlamış olmama rağmen Sağlık Bakanlığından diplomasını almayı çok önemsediği için mecburi hizmete gitmeyi seçince Rotterdam ile Doğu Bayazıt arasındaki serüvenimiz başladı. O sırada görev yaptığı yer birden bire terörün en yoğun olduğu bölge haline geldi ama o azimle ve inançla görevine devam ederek “merak etme ben kimse için hedef değilim, herkese eşit mesafede ve herkesin hayatını kurtarmaya yemin etmiş, mesleğini dürüstçe sürdüren bir doktorum, kimse bana isteyerek veya bilerek zarar vermez” diyerek beni teselli ediyor, ben yine de her akşam Konsolosluktan sonra soluğu evde alarak, o günler haberlerde listeler halinde yayınlanan ölüm haberlerini alıp ondan sonra yatıyordum. Hollanda’daki görevim bitip Türkiye’ye döndüğümde 5 aylık hamileydim.

Türkiye’ye döndükten sonra uzman olarak görevime devam ettim. Eşimin mecburi hizmeti bitmesine rağmen tayini bir türlü yapılamadığı için kadın doğum doktoru olan eşim doğuma ancak 1 gün önce izinle geldi ve doğumu takiben tekrar Doğubayazıt’a döndü. Baba evinde çalışmaya ve anneliğe devam ettim. Eşimin nihayet Ankara’ya tayini yapılıp 5 ay sonra temelli geldiğinde ben ikinci çocuğumu bekliyordum. Nihayetinde, tanıştıktan 6 yıl sonra iki çocuğumuzla birlikte Ankara’da kendi evimize geçerek aynı çatı altında yaşamaya başladık.

Brüksel’e tayinim çıktığında çocuklarım 2.5 ve 3.5 yaşındaydı. Ailece hep beraber Brüksel’e giderek Türkiye’nin AB delegasyonunda göreve başladım. Brüksel tayini,  hayatımda Avrupa Birliği’nin sosyal politikalarında uzmanlaştığım ve Türkiye ile AB arasındaki Ankara Anlaşmasıyla tanıştığım dönem ve aynı zamanda yaşamımda önemli bir dönüm noktası oldu. 1960 yılında Türkiye’nin AB’ne üye olması için imzalanan Ankara Anlaşması ve buna dayanarak çıkarılan mevzuatların AB ülkelerindeki vatandaşlarımıza çok önemli haklar sağladığını, Türkiye’nin, AB ülkesi olmadığı halde vatandaşlarının davaları Avrupa Birliği’nin Adalet Divanına intikal eden yegane ülke konuma sahip olduğunu, bununla birlikte, devletimizin çoğu biriminin bundan habersiz olduğunu ve bu konuda bizlere düşen büyük görevler bulunduğunu farkettim. Bu dönemde kendimi vatandaşlarımızın Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ortaklık anlaşmasından kaynaklanan haklarını aramaya yönelik yıllar sürecek bir hukuk mücadelesinin içinde buldum. Bu konu ile ilgili ayrıntıları burada vermeyeceğim ancak merak edenler İngiltere’de yayınlanan bir dergide bu konuyla ilgili bir yazıma bu siteden ulaşabilirler. Brüksel tayinimde sırasında Leuven Katolik Üniversitesinin Hukuk Bölümümde Avrupa Sosyal Güvenlik Hukuku master programını tamamladım. Ayrıca Hollanda’da başladığım Flamanca öğrenme çabalarımı Belçika’da da sürdürerek kendimi Flamanca ifade edecek bir düzeye eriştim.

Kubilay Gündüz

Brüksel’de görev yaptığım dönem Türkiye’nin uzun zamandır dondurulmuş olan üyelik sürecinin yeniden açılmasının arefesine denk geliyordu. Bu dönemde AB Komisyonu ile ilişkilerimizi de yoğunlaştırarak talepkar bir politika izledik. Üyelik müzakelerinin yeniden açılmasından önce 1999 yılında AB Komisyonu ile yaptığımız bir toplantıda bizden Türkiye’ki sosyal diyalog (hükümet, işçi işveren ilişkileri) mekanizmaları hakkında bilgi istediler. Gereken bilgileri aktardığımız zaman ise Komisyon uzmanı “söyledikleriniz iyi güzel ama uygulamada iyi işliyor mu tereddütlerimiz var” diye müdahale edince ben de “o zaman gelin bizi AB sosyal fonu projelerine dahil edin ve bildiklerinizi paylaşın” diye cevap verdim. Bunun üzerine “gerçekten fon versek bunu yapar mısınız?” diye sorduklarında “tereddütsüz yaparız” dedim. Nitekim Türkiye’ye döndükten sonra AB Koordinasyon Başkanı olduğum dönemde Komisyona bu sözlerini hatırlattım ve Türkiye’ye verilen 1.5 milyon Euroluk ilk proje olan “Türkiye’de Sosyal Diyalog Projesinin Uygulanması” projesini yapmak başkanlığını yaptığım AB Koordinasyon Dairesine kısmet oldu.

AB Koordinasyon Dairesi Başkanlığı, hizmet içi eğitimle gençleri yetiştirip takım halinde çalıştığımız takdirde, genellikle hantal olarak tanımlanan devlette bile ne büyük işler yapılabileceğini gördüğüm ve ülke olarak AB standartlarına ulaşma konusunda hepimizin çok emek verdiği bir süreç oldu. O zamana kadar sadece diğer birimlerden görevlendirilen uzmanlarla yürütülen ve kadrosu olduğu halinde eleman alımı yapılmayan AB Dairesine üst üste 3 dönem sınav açarak Türkiye’nin en müstesna genç bürokratlarını kazandırdık ve onlara 2 yıl süren hizmet içi eğitim sağladık. Bu dönem mevzuat uyum çalışmaları kapsamında gece yarılarına kadar çalıştığımız bir zamandı. AB fonları kullanarak “Cinsiyet Eşitliği” ve “Ayrımcılıkla Mücadele” konularında çok önemli konferanslar düzenledik. Yukarıda bahsettiğim ve benim başlamasına vesile olduğum Türkiye’nin AB kaynaklı ilk büyük projesi bölüme aldığımız ve boynuz kulağı geçer misali proje deneyimleri ile beni geride bırakan genç bürokratlar tarafından 2 yıllık bir sürede, benim İngiltere’de görevde olduğum dönemde başarıyla tamamlandı. Bu proje deneyimi  Çalışma Bakanlığı AB Dairesinin Avrupa fonlarının önemli bir bölümünü (IPA) yöneten özerk bir daire olarak yeniden yapılanmasıyla sonuçlandı. Ben ise 2005 yılında tayin edildiğim İngiltere’de, şu anda gerek bu dairede gerekse diplomat olarak çeşitli ülkelerde veya ILO ve AB delegasyonunda görev yapan elemanlarımın başarılarını büyük bir hazla izlemeyi sürdürüyorum.

Yazımın başında da belirttiğim gibi aslında devamlı yurtdışında yaşamak gibi bir tercihim olmadı, ancak AB mevzuat uyum çalışmalarında koyduğumuz büyük emeğin aslında zannettiğimiz kadar ciddiye alınmadığını, bir Türk diplomatın yıllar önce söylediği gibi, “AB’nin Türkiye’yi alır gibi, Türkiye’nin de girer gibi yaptığını biraz hayal kırıklığı ile farkedince önceleri aile bölünmesin diye istemediğim tayini değerlendirdim ve belki yurtdışına gidip vatandaşlarımıza hizmet etmek daha anlamlıdır, hem de çocuklarımın eğitimi bakımından iyi olabilir düşüncesiyle iki kızımı alarak İngiltere’ye gittim. Eşim mesleği gereği Türkiye’de kaldı ve böylece bu sefer de Türkiye ile İngiltere arasındaki serüvenimiz başladı.

İngiltere’deki görevimin ilk günlerinde, o zamanki Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra’daki bir ziyareti sırasında kendisine “Ankara Anlaşması problemleri hakkında neler düşünüyorsunuz” diye sorulduğunda bu konuda yeterince bilgilendirilmediğini anlayarak derhal konunun araştırılması talimatı vermesi üzerine Bakanlıktan acil bir faks aldım. Yaptığım inceleme sonucu, çalışma ataşeleri olarak hassasiyetle takip ettiğimiz Türkiye AB Ortaklık Hukukunun ve AB Adalet Divanının buna dayanarak vatandaşlarımızla ilgili kararlarının sağladığı hukuki kazanımların İngiltere’de ‘Ankara Anlaşması’ olarak adlandırıldığını anladım; bugüne kadar da bunların takipçisi olmaya çalıştım. Yukarıda da belirttiğim gibi bu mücadelenin ayrıntılarına ayrı bir yazıda yer verdim ama şu kadarını söylemekte yarar görüyorum. Şu anda Türkiye’den Ankara Anlaşması vizesi altında İngiltere’ye büyük bir bir göç dalgası var. Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmemiş olsa bile üyelik anlaşmasının sağladığı hukuki açılım vatandaşlarımıza ayrıcalıklı haklar veriyor ve bu çerçevede bu ülkeye gelerek bir işveren nezdinde belli süre çalışması bulunanlara çalışma izinlerini uzatma ya da kendi işini kurarak bu ülkeye yerleşme gibi özel haklar veriyor. Bu haklar sadece İngiltere için değil tüm AB ülkeleri için geçerli ancak İngiltere bu hakları ulusal mevzuatına geçirip uygulamayı kabul ettiği için Ankara Anlaşması sadece İngiltere’ye mahsus bir anlaşma gibi algılanıyor. Biliyorsunuz İngiltere’nin Brexit süreci ile 31 Ekimde AB’nden ayrılması sözkonusu. Bu gerçekleşirse Ankara Anlaşması Hukuku, AB hukukuna bağlı bir anlaşma olması nedeniyle geçerliliğini yitirecek ama diğer AB ülkelerinde geçerli olmaya devam edecek. Bu süreçte sadece İngiltere’ye mahsus sanılan bu Anlaşmanın diğer AB ülkelerinde uygulanması için baskıların ve çalışmaların artacağı kanaatindeyim.

Tekrar kendi hikayeme dönersem, 2010 yılında Konsolosluktaki görevimin sonra ermesinden sonra danışmanlık ve bir yüksek öğretim kurumunun müdürlüğünü yaparak tekrar eğitime döndüm. Şu anda ise beceri geliştirme fonları kullanan bir eğitim kurumunda ve eş zamanlı olarak bir hukuk firmasında  çalışmalarımı sürdürmekteyim; gerek eğitim gerekse bürokrasi ve hukukta olan tüm birikimimi aktardığım yoğun bir çalışma  yaşamının içinde bulunuyorum.

Şimdi “yurtdışında yaşamaktan ya da oraya yerleşmekten memnun musunuz” ya da “bugünkü aklınız olsa aynı şeyleri yapar mıydınız” diye sorabilirsiniz.  Bu, inanın cevap vermekte çok zorlandığım bir soru. Milan Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” romanında söylediği çok doğru bir söz var: “Hayatın provası yok”. Hayat yaptığımız seçimlerin bir bileşkesi ve hem iyi hem de kötü sonuçlar veriyor. Kazanımlarım çok oldu ama kaybım da çok. Örneğin İngiltere’ye biraz AB sürecindeki hayal kırıklığım ve çocuklarımın eğitimi için geldiğimden söz etmiştim ama büyük kızımı maalesef geçen yıl kaybettim ve çok büyük bir acı yaşadım. Bunu bilsem gelmezdim tabii ama kalsam neler yaşayacaktım? Bunu da bilen yok sanırım. Yaşamı kısa süren evladım kısacık yaşamında çok şey gördü, deneyimledi ve ancak koca bir ömüre sığdırılabilecek şeyler yaptı. Grafik tasarımcısı idi ve çok istediği bir üniversitede animasyon dalında master yapıyordu. Arkasında çok güzel eserler bıraktı. Onları sergileyerek anısını sürdürmeyi planlıyorum. Diğer taraftan küçük kızım çok başarılı bir kariyer sürdürüyor. Hukukçu oldu ve geçenlerde AB Komisyonunda başarılı bir staj yapıp döndü. Bize ne kadar müteşekkür olduğunu söylüyor her vesileyle. Eşimle uzun ayrılıklar yaşamak zorunda kaldık. Eşimin büyük desteğine rağmen fiziksel ayrılıklar nedeniyle çocukları yetiştirirken haliyle zorluklar yaşadım ve eşimle ancak 2016 yılında tam olarak bir araya gelebildik. Herşeye rağmen şunu söyleyebilirim. Tüm kararlarımızda o zaman için doğru olduğunu düşündüğümüzü yaptık ve bizce en mantıklı kararları verdik ama yaşam o kadar da mantıklı bir şey değil. Yine şunu söyleyebilirim. “Kalbinizin sesini dinleyin ve rüyalarınızın, doğru bildiklerinizin peşinden gidin”. Eşim “hayatta hep yapmadıklarım için pişmanlık duydum” der. O nedenle ne hedefliyorsanız gerçekleştirmeye çalışın, tüketin ve niye yaptım diye pişmanlık çekmeyin, sadece sonu iyi olsun diye dua edin. İsteyip yaptığınız ama sonu kötü biten şeylerde de dönüp pişman olmayın, çünkü kaçınılmaz sonu hiçbirimiz bilmiyoruz ve her şeyi iyi olsun diye yapıyoruz. Ne yazık ki kontrol tam olarak bizde değil.

Şu anda çeşitli nedenlerle Türkiye’den bunalmış ve yurt dışına yönelen bir kişi olarak bu siteyi okuyorsanız ve amacınız yurt dışına gitmekse elinizden geleni yapın ama gidemezseniz de büyük bir hüsran duymayın ve bulunduğunuz yerde mümkün olanın en iyisini yapmaya çalışın. Unutmayın aslında mutluluk illaki başka bir yere gitmekle ilgili değil; devamlı öğrenmek, gelişmek ve üretmekle ilgili bir şey. Herşeye rağmen üretmekten, deneyimlerinizi çoğaltmaktan ve birikimlerinizi aktarmaktan vazgeçmediğiniz takdirde tüm acılarınıza rağmen mutlu olabilirsiniz.

Hepinize çok güzel bir yaşam diliyorum
Ayşegül Yeşildağlar